02125436436
[email protected]
Pazartesi - Cumartesi 09:00-17:30
Ücretsiz Danışın

TANRI sanrısına kapılmış SAVCI

Türk Hukuk Sistemi’nde bir suçun işlenip işlenmediğine karar verme konusunda amir olan ilk kişi “Cumhuriyet Savcısı”, daha yaygın deyimle savcıdır. Amir; buyuran, buyurucu kişi anlamına gelmektedir. Savcı aynı zamanda çeşitli yetkilerle donatılmış bir memurdur. Memur ise bir işle görevlendirilmiş olan kişi anlamına gelmektedir. Savcı, halkın karşısında amir; devletin karşısında memur olduğundan devletin denetiminin zayıf olduğu yerde amirlik sıfatının zamanla savcının karakterini ele geçirdiğini, Savcı’nın Tanrı’laştığını, yaptıklarının sorgulanamaz hale geldiğini görmekteyiz.

Hukuk fakültesinden mezun olurken en çok tercih edilen üç meslekten biri savcılıktır. İhtimalleri çoğaltmak mümkün olmakla birlikte diğer iki seçenek hakimlik ve avukatlıktır. Hukuk fakültesi öğrencilerini “savcı” olmayan iten motivasyonların en ağırı da savcı’nın “karizması”, tek uğraşının suç ve suçlular olması, emrindeki polis ve jandarma ile bir nevi komutan olmasıdır. Bu durum, savcının cübbesinde bile kendini göstermekte, hakimden farklı olarak savcıların cübbesinde subayları andıran altın yaldızlı bir örgü bulunmaktadır. Savcı, adeta devletin suçla savaşan şövalyesidir. Lakin Nietzsche’nin dediği gibi “Canavarlarla savaşanlar, sonunda canavar olmamaya dikkat etmelidirler.”

Savcı sözcüğü, “sav” yani bir iddiayı ileri süren kişi anlamına gelmektedir. Savcı’dan beklenen şey, bir suçun oluştuğuna dair bir ihbar ya da şikayet varsa bunu araştırmaktır. İşte bu aşamada devlet Savcı’ya geniş yetkiler tanımakta, polis ve jandarmayı savcının emrine vermekte, şövalyeliğin onuruna yakışır biçimde söz konusu araştırma (teknik adıyla “soruşturma”) bitene kadar Savcı’nın işine karışmamaktadır. Bizce de sağlıklı bir soruşturma için gerekli olan bu bağımsızlık ve denetimsizlik baştan empati ve sağduyu ile kullanılırken zaman içerisinde şüphe duymak, kötü düşünmek savcının karakteri haline gelmekte, bir zaman sonra tek doğrunun kendisi, bunun dışındaki herkesin yanlış olduğunu düşünmeye, “oyunu” hukuk kurallarına göre değil kendi kurallarına göre oynamaya başlamaktadır.

Aynı durumun hakimde, savcı kadar yoğun gözlemlenmemesinin birtakım nedenleri bulunmaktadır. Bir defa savcı, hakimden farklı olarak halka açık bir duruşma salonunda değil, kapalı kapılar ardında, gözlerden uzak biçimde çalışmaktadır. Hakim işini yaparken karşısında yargılanan kişi yani sanık, duruma göre suçun mağduru ya da şikayetçisi, çok zaman da bunların avukatları olduğundan başına buyruk hareket etme imkanı sınırlıdır, her davranışı izlenmekte, verdiği her karar anında tepki görebilmektedir. Savcının yürüttüğü faaliyet ise dosya üzerinden yani yazışmalar şeklinde olduğundan savcının karşısına çıkıp yaptığının yanlış olduğunu söylemenin fazla bir etkisi bulunmamaktadır. Kaldı ki savcının elindeki geniş yetkiler, dosya savcının elinde iken savcının suyuna gitmek gerektiği hissini uyandırmakta, kimse savcı ile kötü olmak istememektedir. Savcıyı karar vermekte özgür bırakan bir diğer husus savcının başta ifade ettiğimiz gibi “ilk” karar mercii olması, bu yüzden verdiği kararların “son” karar mercii olan hakim denetiminden geçecek olmasının verdiği vicdani rahatlıktır. Bir savcı verdiği kararın yanlışlığından emin bile olsa bu kararın hakim tarafından bozulacağını bildiğinden elindeki bu yetkiyi bir cezalandırma, belki de bir intikam aracı olarak kullanabilmektedir. Nitekim mesleki tecrübemiz savcıların en yaygın “cezalandırma” araçlarının soruşturma evresinin özellikle uzatılması, bu dönemde kişinin bir belirsizliğe mahkum edilmesi, soruşturma boyunca birtakım hak ve özgürlüklerin kısıtlanarak ileride aklanabilecek olan kişilerin peşinen cezalandırılmış olması olduğunu göstermektedir.

Bir Türk bilgini “kusuru kendisine söylenmeyen kişi, ayıbını hüner sanır.” demiştir. Savcının yaptıklarının sorgulanamaması, savcının her şeyi doğru yaptığını sanmasına yol açmakta, bu geniş takdir ve hareket kabiliyeti kişilerin hayatları üzerinde hakimiyet kurmaya yol açmaktadır. Örneğin takip ettiğimiz bir dosyada savcı tüm deliller toplanmış olmasına rağmen müvekkil yakalandıktan sonra dosyayı bir buçuk yıl daha elinde tutmuş, yabancı uyruklu olup ülkemizde geçici olarak bulunan müvekkilin tüm aile ve iş ilişkileri alt üst olmuştur. Bir başka dosyamızda savcı suç şüphesi altındaki müvekkilimiz adına toplanmasını istediğimiz delilleri toplamayıp dosyayı eksik bir biçimde hakime göndermiş, hakimin gözünde müvekkilin olumsuz bir intibaya sahip olmasına neden olmuştur. Bir başka dosyamızda eşini tehdit etmek gibi meşru olmayan ama hukuk dünyası için basit bir suçtan yargılanan müvekkilimiz hakkında savcı ev hapsi istemiş, ev hapsi kararı çıktıktan sonra toplanacak başka delil olmadığı halde dosyayı aylarca elinde tutarak ev hapsinin uzamasını sağlamıştır. Görüleceği üzere bir kişiye yetki verilip denetlenmediğinde hukuk dışı cezalandırma yöntemleri ortaya çıkmaktadır. Pekala savcıların bu hukuka aykırı davranışlarına karşı birtakım itiraz ve şikayet yolları bulunmaktadır ama bu yolların son derece yavaş çalışması, denetimi yine hakim savcıların yapıyor olması, “meslektaş dayanışması” nedeniyle birbirlerini kollamaları, iş yoğunluğu gibi bahanelerle kendilerini kolayca aklayabilmeleri bunları etkili bir çözüm olmaktan çıkarmaktadır. İtiraz ve şikayetlerimiz muhatabını bulana kadar vatandaş yeteri kadar mağdur olmakta, savcının uyarılması ya da ceza alması vatandaşın mağduriyetini ortadan kaldırmamaktadır.

Mevcut durum, akla ister istemez meşhur kırık pencereler teorisini getirmektedir. Nasıl ki söz konusu deneyde denekler metruk binanın birkaç camının kırık olduğunu görünce diğer camları da kırmaktan çekinmiyorsa hukuk sistemimizin işleyişinde de yukarıda bahsini açtığımız usulsüzlükler diğer yargı mensuplarını da kayıtsızlaştırmaktadır. Ne yazık ki bu kayıtsızlaşmaya genç savcı meslektaşların beslediği saf ve taze idealizm dahi engel olamamaktadır.

Sözlerimi bir Alman atasözü ile sonlandırmak isterim: Güvenmek iyidir, kontrol daha iyidir. Savcılarımıza güveniyoruz fakat onları denetlemenin daha etkin yolları olması gerektiğine inanıyoruz.